Türkiye’de şeytan denildiğinde insanların aklına gelen şey, genellikle birbirine çok benzer. Karanlık bir figür, kandıran bir ses, insanı yoldan çıkaran bir varlık… Bu imgeler kimsenin tek başına oturup uydurduğu şeyler değildir. Yıllar boyunca anlatıla anlatıla, korkula korkula, uyarıla uyarıla oluşmuş ortak bir zihinsel resmin parçalarıdır. Şeytan burada yalnızca dinî bir varlık olarak durmaz; gündelik hayatın içine sızmış, davranışları denetleyen, sınır çizen bir figür hâline gelmiştir.Türkiye’de şeytan algısını anlamaya çalışırken, önce şunu kabul etmek gerekir: Bu algı teorik değildir. İnsanlar şeytanı genellikle bir kavram olarak değil, bir tehdit olarak tanır. Çocukken korkutulan, gençken uyarılan, yetişkinken başkalarını uyarmak için kullanılan bir figürdür bu. “Şeytana uyma” denir, “şeytan dürttü” denir, “şeytan aklına girdi” denir. Bu ifadeler, şeytanı soyut bir varlık olmaktan çıkarıp günlük hayatın tam ortasına koyar.İslamî anlatıda şeytanın yeri, aslında çoğu kişinin sandığından daha karmaşıktır. Kur’an’da şeytan, insana zorla hükmeden bir varlık değildir. O daha çok fısıldayan, çağıran, teklif eden bir figürdür. Seçim yine insana aittir. Ancak bu nüans, zamanla geri plana itilmiştir. Halk anlatılarında ve gündelik dilde şeytan, neredeyse her kötülüğün doğrudan faili hâlinegelmiştir. Bu dönüşüm, şeytanı sınayan bir varlıktan çıkarıp sürekli tetikte olan bir düşmana dönüştürür.Anadolu kültüründe bu algı daha da genişler. Şeytan yalnızca İblis değildir; masallardakarşımıza çıkan kılıktan kılığa giren varlıklar, yol kesen yabancılar, insanı kandıran sesler de çoğu zaman onunla aynı yere konur. Bazen bir yolcu, bazen bir tanıdık, bazen de insanın kendi iç sesi gibi anlatılır. Bu anlatılar, şeytanı her an her yerde olabilecek bir şey gibi gösterir. Belki de bu yüzden, korkusu bu kadar kalıcıdır.Modern döneme gelindiğinde, özellikle 1980’lerin sonu ve 1990’lı yıllarla birlikte, şeytanalgısı yeni bir şekil alır. Bu kez korku somutlaşır. Satanizm kelimesi gündeme girer ve şeytan artık yalnızca metafizik bir figür olmaktan çıkar, gerçek insanların üzerine yapıştırılan bir etiket hâline gelir. Bu dönemde Satanizm çoğu zaman ne olduğu anlaşılmadan, doğrudan şiddetle, suçla ve ahlaksızlıkla yan yana anılır.Medya bu algının büyümesinde büyük rol oynar. Gazeteler, televizyon programları vesansasyonel haberler, Satanizm’i neredeyse görünmez bir tehlike gibi sunar. Siyah giyinen gençler, farklı müziklerle ilgilenenler ya da alışılmışın dışında görünen herkes kolaylıkla “şeytani” olarak etiketlenir. Burada şeytan algısı, inanç meselesi olmaktan çıkar, bir kontrol mekanizmasına dönüşür.Aile yapısı da bu korkunun aktarılmasında önemli bir yerde durur. Türkiye’de aile yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda ahlaki bir otoritedir. Şeytan figürü, çoğu zaman disiplinin dili olarak kullanılır. Bu dil, bireyin yaptığı yanlışı sorgulamaktan çok, yanlışı dışsal bir güce bağlamayı tercih eder. Böylece şeytan, hem korkulan hem de sorumluluğun yüklendiği bir figür hâline gelir. Dikkat çekici olan şudur: Türkiye’de şeytan korkusu çoğu zaman şeytanın kendisinden değil, onunla ilişkilendirilen sembollerden beslenir. Ters haçlar, belirli işaretler, siyah renk, belirli müzik türleri… Bunların çoğu, kendi bağlamlarından koparılarak tek bir anlam altında toplanır. Tehdit. Bu semboller, ne anlama geldikleri bilinmeden korku üretir. Satanizm algısı da bu noktada tek boyutlu hâle gelir. Türkiye’de Satanizm çoğu zaman tek bir yapıymış gibi düşünülür. Oysa bu, konuyu anlamayı daha en baştan zorlaştırır. Satanizm denildiğinde akla gelen “şeytana tapma” fikri, karmaşık bir düşünsel alanı basit bir korku başlığına indirger. Bu korkunun en güçlü tarafı belirsizliktir. Şeytan tam olarak nedir, ne yapar, nerede başlar, nerede biter? Bu sorular genellikle sorulmaz. Çünkü belirsizlik korkuyu canlı tutar. Korku ise sorgulamayı değil, kaçınmayı doğurur. Bu yüzden şeytan ve Satanizm üzerine yapılan tartışmalar çoğu zaman yeni bir bilgi üretmez; eski korkuları yeniden dolaşıma sokar. Türkiye’deki şeytan algısı, aynı zamanda tarihsel bir süreklilik taşır. İslam öncesi Türk inançlarında yer alan bazı varlıklar zamanla şeytanla özdeşleştirilmiş ya da onunla aynı kategoriye yerleştirilmiştir. Albız, Erlik gibi figürler, İslamî anlatıyla birleşerek daha geniş bir kötücül varlıklar dünyasının parçası hâline gelmiştir. Bu da şeytan algısını hem derinleştirmiş hem de daha karmaşık hâle getirmiştir. Tüm bunlar bir araya geldiğinde, Türkiye’de şeytan ve Satanizm algısının neden bu kadar sert, tepkisel ve savunmacı olduğu daha net görülür. Bu algı yalnızca bir inanç meselesi değildir. Kültürle, tarihle, korkuyla ve toplumsal sınırlarla iç içe geçmiş bir yapıdır. Bu kitap, bu noktadan yola çıkar. Türkiye’deki algıyı anlamadan, şeytanın isimlerine, mitlerine, başka dinlerdeki yerine ya da Satanizm içindeki farklı yaklaşımlara geçmek eksik kalır. Çünkü algı, bilginin önüne geçmiştir. Önce bu algının nasıl kurulduğunu görmek gerekir. Ancak ondan sonra, şeytanın ne olduğu, ne olmadığı ve hangi maskelerle karşımıza çıktığı daha sağlıklı biçimde konuşulabilir.


